Terörün karşısında olmak Amerikancılığı gerektirmez !!!

Türkiye'de halkın % 80'i Afganistan bombardımanına karşı olduğunu söylerken belki de aynı duyguyu farklı nedenlerle de olsa paylaşıyordu! Böyle bir durum ise anlaşılır gibi değildi. Yani nasıl olur da insanlar suçsuz insanların ölümüne sevinebilirdi!

11 Eylül ile birlikte dünyanın birçok yerinde, tabii bu arada Türkiye'de farklı düzeylerde çok çeşitli tartışmalar yaşandı, yaşanıyor. Tüm bu tartışmaların ana ekseni ise terörden yana, ya da teröre karşı olmak veya olmamak diye belirleniyordu.

Yani Başkan Bush'un deyimiyle: "Ya bizden yana olacaksınız ya da terörden yana..."

Başka deyimle, hiç kimsenin başka bir şansı yoktu!

Oysa daha 11 Eylül'den birkaç gün sonra bile böyle bir seçeneğin ya da seçeneksizliğin kabul edilemez olduğunu Amerika'nın Washington Post ve Newyork Times gibi ünlü gazeteleri ve bu gazetelerin yazarları seslendirmeye başlamıştı. Peşinden de birçok Avrupa ülkesinin lideri ve medyası tedirginliklerini saklamaz olmuştu.

Tabii bu arada Bush'un "haçlı" savaşı söyleminden cesaret alan İtalyan Başbakanı Berlosconi "Hırıstiyanlar'ın kültür ve medeniyet üstünlüğünden" söz edecekti.

Ama ne yazık ki Berlosconi kendisinin bile tuttuğu Milan takımının antrenörünün bir Müslüman Türk olduğunu unutacaktı!!

Ortadoğu ve Arap ülkelerindeki durum ise biraz farklı idi. Çünkü Üsame Bin Ladin Arap idi ve vurulan Amerika Arapların gözünde İsrail'in tek ve mutlak koruyucu meleği idi. Yani başka bir deyişle herkes yüksek sesle ya da içten içe Amerika'nın bunları hakettiğini söylüyordu..

Türkiye'de de halkın % 80'i Afganistan bombardımanına karşı olduğunu söylerken belki de aynı duyguyu farklı nedenlerle de olsa paylaşıyordu!

Böyle bir durum ise birçokları tarafından anlaşılır gibi değildi. Yani nasıl olur da insanlar başka suçsuz insanların ölümüne sevinebilirdi!

Terör nasıl onaylanabilirdi!!!

Terör denilen illet...

Dört trilyon dolar kâr

Bununla da yetinmeyen Washington hemen hemen tüm Arap ülkeleri ile birçok Müslüman ülkesine problemler yaratarak bölgede egemenliğini pekiştiriyordu. Petrol tekelleri, silah şirketleri ve tüketim malzemesi üreten Amerikan firmaları ise kendi işlerini yürütüyorlardı. Bunların son 40 yıl içinde Arap ülkelerinden elde ettikleri toplam kâr dört trilyon doları geçiyordu.

Bu arada ve aynı süre içinde Arap ülkelerinin petrol satışından elde ettiği toplam iki trilyon dolarlık gelirin bir kısmı Amerika ve Batı'nın desteği ile 10 yıl süren İran-Irak savaşında, diğer bir bölümü de Irak'ın Kuveyt'i işgali sonrasında uçup gidecekti..

Tabii bu arada ölen ve iki tarafça şehit kabul edilen bir milyonu aşkın İranlı ile Iraklı için hiç kimse timsah gözyaşlarını bile dökmeyecekti!

Buna da gerek yoktu. Çünkü ölenlerin hepsi Müslümandı ve kendi yöneticileri tarafından ölüme gönderilmişti...

Yıllar sonra Ruvanda'da Tutsilerle Huttiler arasında çıkan savaşta ölen ya da başka bir deyişle hunharca katledilen bir milyon insan, Amerikan ve Batı medyası için birer magazinel haberden başka bir şey değildi. Nasıl olsa bunlar da "yamyam" idi ve yüzyıllar önce Afrika'nın içlerinden kaçırılarak Amerikan pazarlarında köle olarak satılan milyonlarca atalarından farklı değillerdi...

Bunlarin da "vahşi" Kızılderililer'den pek fazla farkları yoktu ve öldürülmeleri Amerikan filimlerine Hiroşima ve Nagazaki'de atom bombası ile öldürülen 300 bin Japon kadar olmasa bile bol malzeme yaratacaktı!

Peki Amerika ve Batı neden böyle davranıyordu?

Neden dünyada son 50 yıldır olup biten her kötü olayda veya hikayede Amerika'nın parmağı vardı?

Neden bu gerçeği bilenler bunları hatırlamak istemez?

Neden Amerika hayranları, veya çıkarları bu hayranlıkta olanlar bu gerçeklerin hatırlatılmasından hoşlanmıyor?!

Neden Arap ve Müslüman ülkelerindeki bazı Amerikan hayranları, Amerika'yı Amerikalılardan daha fazla seviyor ve kolluyor?

Neden bazıları, Amerikan Dişişleri Bakanı Colin Powel'in "Bay" dediği Üsame Bin Ladin'e hem de ısrarla ve içten bir hırsla terörist deme gereğini duyuyor?

Taliban ve Bin Ladin'i hedef olarak belirleyenler neden İslamı tümüyle ve ısrarla suçlamayı ihmal etmiyor?..

Ve bu nedenleri çoğaltabilecegimiz gibi, yukarıda özetlemeye çalıştığımız Amerika'nın ve Batı'nın marifetlerinin daha nicelerini de anlatabiliriz...

İşte sorun da burada yatıyor?

Peki ama Amerika'nın son 50 yıldır tüm dünyada ve özellikle Arap ve Müslüman ülkelere karşı (Türkiye dahil) uyguladıgı bu politikalarından dolayı kuleler vurulmalı mıydı?

Suçsuz insanlar öldürülmeli miydi?

Gerçeği söyleyenler neden

Talibancı olsun?

Dün günlerdir sorulan ve tartışılan iki soruyu kendi kendimize de sormuştuk:

Amerika'nın 50 yıldır tüm dünyada ve özellikle Arap ve Müslüman ülkelere karşı uyguladığı politikalarından dolayı kuleler vurulmalı mı idi?

Suçsuz insanlar öldürülmeli midir?

Oysa bu soruların muhatabı aslında Arap ve Müslümanlar olmasa gerek.

Bu sorunun muhatabı Amerika adına Amerika'yı Amerikalılardan daha fazla savunanlar da olmamalıdır.

Bu sorunun muhatabı doğrudan ve yalnızca Amerikalıların ta kendisidir?

Nitekim Amerikan medyasını izleyen Amerikalı olmayan Amerikancılar bu sorunun oralarda ciddi olarak sorulmaya başlandığını göreceklerdir. Görüyorlardır...

Kuşkusuz masum insanların öldürülmesini hiç kimse istemez ve bundan da haz duymaz. -Ama, böyle bir duyguyu yaşayanları görmek için yıllardır bize seyrettirilen binlerce Amerikan vahşet ve şiddet filmlerine bakmak yeterlidir!

Günümüzde ise o film kahramanlarının yerini Pol Potlar, Pinoşeler, Miloşeviçler, Şaronlar ve Amerikan destekli faşist, dikta ve anti-demokratik yöneticiler almıştır. Bunları diğer birçok ülkede de farklı şekillerde ve değişik formatlarda görüyoruz.

Ama herşeye rağmen Şaron'un yeri farklıdır!

Çünkü Miloşeviç ve Pinoşe gibiler yargılanırken Şaron başbakan koltuğuna oturtularak ödüllendiriliyor...

Oysa 17 Eylül 1982 sabahı Sabra ve Şatilla kampında yaşayan binlerce yoksul Filistinli, Şaron'un adını ilk kez duyacaklardı ve hiçbir zaman ne kendileri ne de torunları unutmayacaklardı... Tabii bu arada tarih de unutmayacak!..

O sabah Lübnanlı faşist hırıstiyanlar Şaron'un emriyle salıverilen İsrailli askerlerle birlikte yaklaşık beş bin Filistinliyi hunharca öldürecekti. Amerikan 6. Filosu gemileri ise o sırada Beyrut açıklarında Lübnan'ı işgal eden İsraillilere destek veriyordu.

O gün kampa gittiğimizde çocuğunu emziren annelerin, hamile kadınların, yoksul yaşlıların ve çıplak çocukların kanlı bedenlerini yerlerde gördüğümüzde ilk kez mesleğimizi unutarak gözyaşlarımızı tutamamıştık.

Aynı gözyaşımızı 1996'da ambargonun altında inleyen Bağdat'ta bacağı kırılan bir Iraklıya narkozsuz (narkuz malzemesi ambargo kapsamında) ameliyat yapılırken de tutamamıştık.

40 BİN İNSAN NEDEN ÖLDÜ !

1970 Eylül'ünde ABD-İsrail-Ürdün üçlüsünün Filistinlilere karşı giriştiği katliamda 40 bin insan öldürülecek ve tarih bu olayları Kara Eylül olarak anacaktı. Bu olayları protesto etmek için Filistinli Leyla Halid ilk uçak kaçırma eylemini gerçekleştirdiğinde herkesin gözünde öldürülen 40 bin Filistinli gibi o da "terörist" olarak anılacaktı. Amerika ve İsrail ise herşeyi insanlık ve uygarlık için yapıyorlardı!!!

Arap halklarınınsa elinden gelen bir şey yoktu.

Çünkü birçok Arap ülkesi Amerikan yanlısı anti-demokratik yöneticiler tarafından yönetiliyor, geri kalanlar da "Sovyet yanlısı" olarak suçlanıp CIA'nın yarattığı, beslediği ya da oyuna getirttiği birçok "İslami" örgüt tarafından rahatsız ediliyordu.

FİLİSTİN'DEKİ TERÖRÜ NE KADAR BİLİYORUZ ?

1947'de BM Genel Kurulu Amerika'nın baskısı ile Filistin'de biri toprağın gerçek sahibi Filistinlilere diğeri de dünyanın dört bir yanından gelen veya getirilen Yehudilere olmak üzere iki ayrı devletin kurulmasını onaylarken, buna ilk tepkiyi hiç yoktan bir devletleri olan yine Yahudiler gösterdi. Bununla yetinmeyen Yahudi çeteler Filistinlilerin haklarından yalnızca "söz" ettiği için BM Genel Sekreter Yardımcısı İsveçli Kont Bernadot'u Kudüs'te öldürerek ilk terörist eylemlerini gerçekleştirdiler. ABD ve İngiltere'nin desteğini alan Yahudiler BM'nin kendilerine verdiği Filistin toprağı üzerinde "İsrail Devletini" kurdular ve daha ilk günlerden başlayarak uyguladıkları terörleri ile bir milyon Filistinliyi ülkesinden ve toprağından atarak bölgede sonu gelmeyecek dramların yolunu açtılar. Bu insanlık dışı dramların detaylarını ve Deyr Yasin'de Filistinli hamile kadınların Yahudi çeteler tarafından karınlarının nasıl deşildiğini öğrenmek isteyenler Batı'nın bile tarih kitaplarından okuyabilirler. Bugün İsrail'e sahip çıkanlar böyle bir geçmişe sahip çıktıklarını unutmasınlar ve Newyork kurbanlarına ağlarken son bir yılda öldürülen ve çoğu çocuk olan bini aşkın masum Filistinli için hem ağlasınlar hem de neden bir şey yapamadıklarını en azından kendi kendilerine sorsunlar ve sonra rahat bir uykuya dalsınlar!..

Çünkü ağlamaları gereken daha nice hikaye var! 1967'ye gelindiğinde, Amerika'nın mutlak desteğini alan İsrail, komşusu Arap ülkelerine saldırarak Suriye, Mısır ve Ürdün'ün topraklarının yanısıra geri kalan Filistin toprağını da işgal etti. Konu BM Genel Kurulu'na geldiğinde ise her zaman olduğu gibi ABD, İsrail'e sahip çıkıyordu. BM'nin kabul ettiği kararlar da İsrail tarafından kabul edilmiyordu.

İsraillilerin Kudüs'teki el-Aksa Camii'ni yakması bile Amerikalılar tarafından ilgisizlikle karşılanacaktı.

Nasıl olsa Müslümanların ilk kıblesi olan el-Aksa, Amerikan sisteminin "kıblesi" olan Pentagon ve İkiz Kuleler kadar değerli değildi!!! Çoğu Amerikan yanlısı olan Arap ülke yöneticilerinin Amerika'ya doğruları söyleme ve ikna çabası hep sonuçsuz kalıyordu. Bu, başta Arap insanlarını ve milyonlarca Müslümanı giderek çılgına çeviriyordu. Amerika'nın anti-Sovyet politikaları çerçevesinde bölgedeki "solcu" örgütlere karşı giriştiği sindirme çabaları ise bardağı taşıran sondan bir önceki damlalardı. Çünkü hedef alınan bu "solcu" grupların başında Yaser Arafat'ın kurduğu el-Fetih örgütü vardı.

Hüsnü MAHALLİ

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !