ATATÜRK'TE BİLİMSEL ANLAYIŞ TUTKUSU

Derleyen: Fikri AKDENİZ

 

Önce Atatürkçülük ilkelerini hatırlatmak istiyorum:

 

1. Cumhuriyetçilik

2. Milliyetçilik

3. Halkçılık

4. Devletçilik

5. Laiklik

6. Devrimcilik(İnkılapçılık)

 

Bütünleyici İlkeler:

1. Milli Egemenlik

2. Milli Bağımsızlık

3. Milli Birlik ve Beraberlik

4. Yurtta Sulh Cihanda Sulh

5. Çağdaşlaşma

6. Bilimsellik ve Akılcılık

7. İnsanlık ve insan Sevgisi

 

Genellikle "büyük devlet adamı, büyük asker, eşsiz kahraman" gibi yerinde tanımlamalarla anlattığımız ATATÜRK'ün bütün bunlara kaynak ve dayanak oluşturan düşünce adamı yönüne pek dokunulmaz. Eylem adamı denilir. Fakat bu eylemlerin ne gibi düşünsel hazırlıklarla gerçekleştirildiğine yeterince önem verilmez.

 

Bugün Atatürk'ü sizlere bilimsel düşüncesi ve araştırmacı kafa yapısı ile öncelikle bir düşünür olarak tanıtmak istiyorum. Atatürk'ün en büyük özelliklerinden biri de bilimsel ve akılcı bir düşünceyi Türk toplumunun bütün alanlarına egemen kılmak çabasıdır. Atatürk insan aklına çok değer verirdi Atatürk'ün kendi ifadesine göre " Akıl ve mantığın halledemeyeceği mesele yoktur" Bu ifade Atatürk'ün tüm yaşamı boyunca temel hayat felsefesi olmuştur. Akılcılığı sonucu batı felsefesini araştırıp incelemiştir. (Mumcu, (1986)). Akılcılığın zorunlu sonucu bilimselliktir. Türk toplumu 18. yüzyıldan itibaren batı uygarlığını alma ve ona katılma çabaları içindedir. Yüzyılların getirdiği alışkanlıklar, tutku ve saplantılar, çeşitli maddi ve manevi güçler öyle kolayca değiştirilemezdi. Peyami Safa (1938), Atatürk'ten önceki ıslahat (iyileştirme, reform) denemeleri için " yarım adamların yarım adımları" deyimini kullanır. Bu kadar genel bir hüküm, yakın yüzyılların bazı yöneticileri için belki insafsız sayılabilir. Osmanlı devlet adamları arasında çok iyi yetişmiş, üstün nitelikte kimseler görülmüştür. Fakat hiç biri teokratik bir monarşinin zorunlu olarak ortaya çıkardığı engelleri aşamamıştır. Türkiye'nin çağdaş bir devlet haline gelmesini önleyen engelleri tam bir cesaretle yıkıp atabilen akıl ve bilim çağına geçmenin tek kurtuluş yolu olduğunu tam bir berraklıkla görüp bu gerçeği tam bir açıklıkla gözler önüne seren lider Mustafa Kemal Atatürk'tür.

 

Gerçekten Osmanlı toplumunda bir başka dünya görüşü ve devlet anlayışına yönelme o günlerde "Kopemikvari" bir kavram ve yaşam değişmesidir. (Önen, 1994). Bu kimi zaman sanıldığı gibi rastlantılar veya günün koşulları içinde yalnızca Anadolu'daki direniş ve mücadelenin başına geçmiş yüksek rütbeli bir komutanın yapabileceği işler, düşüneceği hedef ve devrimler olamaz. Atatürk sadece askeri başarılarının sonuçlarını gözlemekle ve onları değerlendirmekle yetinmemiştir. O'nu, zaferden sonra askerlik yönünden yetenekli ve yurtsever arkadaşlarından ayıran özellik düşünce adamı olarak üzerinde durduğu ve kendisini yıllardan beri hazırladığı politik, sosyal ve bilimsel ideallerdir. İşte burada Atatürk karşımıza bir düşünür olarak

ortaya çıkar. Düşünürlük ise incelemeci, gözlemci ve araştırmacı bir kafa yapısına sahip bulunmayı gerekli kılar. Sosyal yapıyı kavrayabilme; inceleme, gözlem ve çözümleme gücü çok gelişmiş bir düşünce adamının işidir.. Bütün bunlar Atatürk'te rasyonalist(usçu), pozitivist (olgucu) ve aydınlanma felsefesi ile şekillenmiş, bilimsel düşünceye inanmış bir kafa yapısının ve düşünme sisteminin kaçınılmaz dayanaklar olarak bulunmasını gerektirir.

 

Kuşkusuz Atatürk ne belirli bir sistem kurmuş bir filozof, ne de alışılmış anlamda bir bilim adamıdır. Ama bilime tutkuludur.

 

Atatürk'te bilim ve eğitime yönelik tutku:

Askerlik yaşamından gelen Atatürk'ü siyaset olayları büyük devlet adamı yapmış olduğu gibi, ülkemizin kültür sorunları da O'nu büyük eğitimci durumuna getirmiştir.

 

Atatürk'ün 27 Ekim 1922 günü (Cumhuriyetin ilanından bir yıl önce, laik devlet yolunda henüz herhangi bir adım atmamışken) Bursa'da öğretmenlere hitaben yaptığı özlü ve önemli konuşmasında, "kazanılan askeri zaferin gerçek kurtuluş için yeterli olmadığını; milletin siyasi, sosyal hayatında ve eğitiminde bilim ve fen önder olmadıkça asıl kurtuluşa erişilemez...." özdeyişiyle aklı ve bilimi önder yaparak büyük bir değişikliği gerçekleştirmek yolundaki kararlılığını açıkça görmekteyiz.. .

 

Şimdi bazı örneklerle Atatürk'ün bilim ve araştırmaya ilgisini belirtmeye çalışacağım.

 

1) 1925 yılında Ankara'da I. Ulusal Türk Tıp Kongresinin onursal başkanlığını üstlenip bazı oturumlara da katılıyor. O zamana kadar Osmanlı toplumunda "Milli" adıyla toplanan hiçbir kongre bulunmuyor ve Sultanlar da bilimsel toplantılarla ilgilenmiyorlar. O, İstiklal harbinin barut ve duman kokusu ve ülkedeki yıkıntısı devam ederken bu yaklaşımı ile bilime ve bilim insanına olan saygı ve sevgisini sembolize etmiştir.

 

2) Tevhidi tedrisat kanunu: 1924, eğitim ve öğretimin pozitivist ve akılcı bir temele oturtulmasının büyük girişim yılıdır Laik öğretim kavramı Türk toplumunda ilk defa okul sistemimiz içine alınmıştır. Tanzimatçılar okul-medrese ikiliğini sona erdiremediler. Halbuki dogmatizmden bilime, din adına hurafeden temiz inanca, genellikle doğudan batıya yönelmek ve Atatürk'ün asıl hedef olarak gösterdiği "medeni ve müreffeh millet" olmak için bu ikiliğin kaldırılması şarttı. Bu karar ve gerçekten büyük reform, ancak pozitivist, bilim düşüncesi ve akılcılığı rehber edinmiş mütefekkir bir kişinin kararı olabilir.

 

Cumhuriyetin ilanından sonra geçen 5 yıl içindeki gelişmelere bakarsak,

 

a) Siyasi alanda,

b) Toplumsal yaşayışın düzenlenmesinde,

c) Hukuk alanında,

d) Eğitim ve kültür alanında yapılan devrimleri görürüz.

 

Örneğin: 3 Mart 1924 te halifelik kaldırıldı. Nisan 1924 adalet birliği sağlandı. Tevhidi tedrisat kanunu ile öğretim birliği sağlandı. Ağustos 1925 te şapka devrimi yapıldı. Kasım 1925 te tekkeler kapatıldı. 1926 da medeni kanun kabul edildi. 1928 de anayasa değişiklikleri ile devletin laikleştirilmesi ve yine aynı yıl Latin alfabesinin kabulü var. Ondan sonra bütün iş yeni düzeni bütün toplumun sindirmesini sağlamaktı. Bu da Türkiye halkını, yüzde yüz pozitif bilime dayalı ilköğretim eğitiminden geçirmeye bağlıydı. Yapılan devrimler ilerlemenin önüne dikilen engelleri kaldırma eylemidir..

Söylev ve demeçleriyle, yalnız Türk ulusunun değil, gelişme ve kalkınma yolundaki başka ulusların sorunlarına da ışık tutan düşünce adamı Ulu Önder Atatürk'ün 22 Eylül 1924 te Samsun'da İstiklal Ticaret Okulunda öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmadaki ünlü özdeyişine kulak verelim:

"Dünya da her şey için, uygarlık için, yaşam için, başarı için, en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir. (HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT İLİMDİR; FENDİR) İlim ve fennin dışında kılavuz aramak aymazlıktır, bilgisizliktir, sapkınlıktır (dalalettir) .Yalnız bilimin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki evrelerinin gelişimini algılamak ve ilerlemelerini zamanla izlemek zorunludur .... "." demiştir. Atatürk'ün insan aklına, çağdaş bilime ve teknolojiye verdiği büyük değer; asker olarak, devlet kurucusu ve devlet yöneticisi olarak, devrimci ve düşünce adamı olarak bütün davranışlarının temel taşı, bütün konuşma ve yazılarının değişmeyen temel ilkesidir. Ayrıca bir başka konuşmasında "İlim ve özellikle sosyal bilimler dalındaki işlerde ben emir veremem, bilim adamları beni aydınlatsınlar " diyerek bilime, bilimlerdeki gelişme ve yenilenmelere ve bilimle uğraşanlara verdiği önem ve değeri

açıklamıştır.

 

3) Yıl 1933, Cumhuriyetin kuruluşunun üzerinden sadece 10 yıl geçmiş. Atatürk, bilim alanına yönelik yeni bir atılıma girişiyor. Darülfünun'un Üniversiteye dönüştürülmesi veya Üniversite reformu.

 

Düşünür Atatürk'e göre tartışmaya açık bulunma, araştırma ve inceleme kaçınılmaz hareket noktalarıdır. "Fikirlerin başka başka olmasından, yakınmamak gerekir. Çünkü bütün fikirler ve inanışlar bir noktada birleştiğinde bu hareketsizlik belirtisidir, ölüm işaretidir." Ayrıca bir başka yerde " İlim tercüme ile olmaz inceleme ile olur" demektedir.

 

4) 1933-34 lerde Türk Tarihi ve Türk Dili üzerindeki araştırmalar ve buna ilişkin kurumların, eğitim-öğretim ve araştırma ünitelerinin kurulması başlı başına, araştırmaya, bilime ve bilimselliğe yönelik çabalar olup gerek anlamı ve hedefi, gerekse sonuçları bakımından 150 yıllık iyileştirme ve kuruluş çabalarımızın içinde müstesna (ayrı bir yeri olan) ve ilk defa ciddi şekilde girişilen çalışmalardır.

 

Tarih boyunca yabancı ülkelerde "büyük" unvanını kazanan asker devlet başkanları, uluslarına eğitim alanında da önderlik yapmışlar, kendi kalemleriyle eğitici yapıtlar bırakmışlardır. Atatürk'ün dehasında, dil ve matematik gibi disiplinler birbirini karşılıklı olarak olumlu yönde etkilemiştir. Atatürk , "Fen terimleri o suretle yapılmalı ki anlamları ancak istenilen şeyi ifade edebilsin " diyerek Osmanlıca çok sayıda terimin yerine öz Türkçe karşılıklarını türetirken üstün başarı göstermiştir. III. Türk Dil Kurultayından (24-31 Ağustos 1936) hemen sonra 1936 Sonbaharında Atatürk

Beyoğlundaki Haset Kitabevinden uygun görülen Fransızca geometri kitaplarından birer tane aldırıyor. Dolmabahçe sarayında kendi el yazısı ile çok sayıda terim ve sözcüğe Türkçe karşılık vererek (boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, kesit, yay , çember, teğet, açı, açıortay, yatay , dikey, yöndeş, üçgen, eşkenar, oran,orantı, artı, eksi, bolü, çarpı, pay, payda, ondalık, türev, varsayı, v.s., ) 44 sayfalık bir geometri kitabı yazmıştır. Yeni sözcüklere deneme hakkı tanıyarak daha uygun olanın önerilmesinden mutluluk duymuştur. Bu kitap 1937 yılında Kültür Bakanlığı tarafından bastırılmıştır. Atatürk, bugün askerlikte olsun, matematikte olsun kullandığımız birçok terimi Türkçenin derinliklerinden çıkarıp bize armağan etmiştir. Atatürk, matematiği iyi bildiği ve sevdiği için, terim devrimine matematikten başlamıştır denilebilir. Atatürk'ün kendi deyimi ile "Dil ve tarihte ilmin verilerine uymak" gerektiği 1924 te işaret edilmiştir. Türk Tarih Kurumu : Türk tarihi araştırmaları için ; Türk Dil Kurumu : Türk dili araştırmaları için kurulduğu gibi bu amaçla, geniş kapsamlı ve akademik bir kurum olarak "Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi" ni Ankara'da kurduran Atatürk'tür.

 

Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmanın yolunun düşünce ve fikirlere açık, çağdaş ülkelerle ilişkileri özellikle bilim ve teknik konularda sürdürmek olduğunu savunan Atatürk, bu konudaki düşüncelerini şöyle ifade etmiştir (Kocatürk (1985)): "Gözlerimizi kapayıp yalnız yaşadığımızı varsayamayız. Ülkemizi bir çember içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız. Aksine, ileri, uygar bir ulus olarak uygarlık sahasının üzerinde yaşayacağız. Bu hayat, ancak bilim ve teknoloji ile olur. Bilim ve teknik neredeyse oradan alacağız ve ulusun her bireyinin kafasına koyacağız. Bilim ve teknik için kayıt ve şart yoktur." Atatürk biliyordu ki akla, bilime, insan haklarına dayalı medeniyet (uygarlık) bütün insanlığın malı olan evrensel bir uygarlıktır. Modernleşme ya da çağdaşlaşma ATATÜRK tarafından çağın yeniliklerini benimseme, çağdaş uygarlıklar düzeyine erişme veya batılılaşma terimleriyle ifade edilmiştir. Bu konuda "Uygarlığa gitmeyi arzu edip de ulaşmamış devlet hangisidir?" diyerek ,"batı"dan kastedilen ifadenin "çağdaş düşünceye ve bilime, insan aklına ve kişiliğe değer veren, insana ve evrene objektif gözle bakan anlayış" olduğunu her fırsatta açıklamaya çalışmıştır.

 

Çağdaşlaşma yolunda atılacak adımların ancak eğitim ve bilimle mümkün olabileceğine inanan Atatürk Milli mücadele sonunda 25 Ocak 1923 te Alaşehir'de halka hitaben yaptığı konuşmada bilim ve eğitime verdiği önemi vurgulamıştır: " Arkadaşlar! Bundan sonra çok önemli zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zaferler süngü zaferleri değil, ekonomi, bilim ve eğitim zaferleri olacaktır. Askeri zaferlerimizle mağrur olmayalım, yeni bilim ve ekonomi zaferlerine hazırlanalım."

 

Atatürk bu doğrultuda 30 Ağustos 1925 te Kastamonu'da halka yaptığı konuşmada: " Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye

Cumhuriyeti halkını bütünüyle çağdaş, bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum durumuna vardırmaktır. Devrimlerimizin temel ilkesi budur" demiştir. Görüldüğü gibi, bir ülkenin ve toplumun ayakta durabilmesi, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabilmesi için sadece askeri gücün yeterli olamayacağına, mutlaka bu gücün yanında bilim ve ekonomik güçlerin de yer alması gerektiğine işaret etmektedir. Atatürk 1933 te "...Türk milletinin yürümekte olduğu gelişme ve uygarlık yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet bilimdir...... "Geçmişte sayısız uygarlık kurmuş bir ulusun çocukları olduğumuzu ispat etmek için, yapmamız gereken şeylerin hepsini yaptığımızı ileri süremeyiz. Bugüne ve yarına bırakılmış daha bir çok büyük işlerimiz vardır. Bilimsel araştırmalar bunlar arasındadır..." biçiminde görüşünü açıklamıştır.

 

Atatürk bize, ele aldığımız her işte geleneğe, göreneğe, saplanmadan aklımızı kullanmayı, her şeyi müspet bilimlerin ışığında, aklın ve bilimin süzgecinden geçirmeyi önermiştir. Büyük önder bu durumu şu sözleriyle ifade etmiştir: "Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki amaçlara tamamen eremediğimizi, fakat asla ödün vermediğimizi, akıl ve bilimi rehber edindiğimizi onaylayacaklardır. Zaman süratle ilerliyor, ulusların, toplumların, bireyleri mutluluk ve mutsuzluk anlayışları değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişmesini yadsımak olur. Benim Türk ulusu için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver (doğrultu) üzerinde, akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar."

 

Atatürk , batıl inançlarla ve hurafelerle mücadele etme zorunluluğu üzerinde de durarak akla, mantığa, toplumun yararına uygun olmayan yorumların İslam dininin özüne ve aslına aykırı olduğunu şu sözleriyle belirtmiştir: " Bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, amme menfaatine. İslamın menfaatine uygunsa, kimseye sormayın. O şey dindir." "... M i m herlerden aksedecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması ve ilmi ve fenni gerçeklere uygun olması lazımdır." "Eğer bizim dinimiz akla, mantığa uygun bir din olmasaydı, mükemmel olmazdı, son din olmazdı." Atatürk, dini kuralların, tarihi şartları göz önünde tutan akılcı bir yorumla ele alınması gerektiğini savunuyor. Hoşgörülü ve bilime açık dine karşı değil ve tam tersine onun yanındadır ve saygılıdır.

 

Bilim zihniyetli ve aydınlanma felsefesi ve düşüncesine nüfuz ettiğine şüphe olmayan Atatürk'e İstanbul Üniversitesinin fahri doktorluk payesi vermesinin temelinde, kurtarıcılığı yanında ayrıca neyin yattığı ve ne ölçüde gerçekçi bir davranış olduğu açıktır.

 

Atatürk'ü anlamak, sevmek, değerlendirmek ve tanımak bir bilgi aktarım işi değildir fakat akıl yoluyla inceleme, düşünme ve yaptıklarının derinlerine inme sorunudur.

 

KAYNAKLAR

·        Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri l-lll (1989) Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Feyzioğlu, Turhan (1987) "Atatürk yolu:

·        Akılcı, bilimci, gerçekçi yol" Atatürkyolu, 3-65. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk AraştırmaMerkezi. Kılınç, Selman (2005). Atatürk'ten insanlığa yol gösterensözler. TruvaYayınları, İstanbul. Kocatürk, Utkan (1985).

·        Türk toplumunda çağdaşlaşma gereği. Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C.l, Sayı 2, Sayfa: 328. Mumcu, Ahmet (1986).

·        Türkiye'nin akıl çağına geçmesi, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, CM, Sayı 6, Sayfa: 680. Önen, Kemal (1987) "Atatürk'te düşünürlük ve bilimsel anlayış tutkusu" 391-403. I. Uluslar arası Atatürk Sempozyumu 21-23 Eylül, Ankara Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi. Safa, Peyami (1938) Türk İnkilabına Bakışlar, İstanbul. Sayılı, Aydın (1989) Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir, Gündoğan Yayınları, Ankara. Yavuz, Celalettin Atatürkçü çağdaşlaşma modelinde akıl, bilim, eğitim ve Yüksek Öğretim (İnternetten alındı)

 

ÖZEL BÜRO

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !