ABD-BM İLİŞKİLERİNDE SON RAUND

Aslı GÖKÇORA - AMERİKA ARAŞTIRMALARI MASASI

Birleşmiş Milletler ile ilişkiler ABD’nin en hassas dış politika konularından biri olmaya devam etmektedir. İlişkilerin seyrinde; ABD’nin vurdumduymaz ve tek taraflı politikaları ile BM programlarının başarısızlığının artması önemli bir rol oynamaktadır. Uluslararası meşruiyet sağlanmadan gerçekleştirilen Irak Savaşı, örgütün prestijini ayaklar altına alırken, örgütün ciddi olarak sorgulanmaya başlanmasına neden olmuştur.

BM Güvenlik Konseyi’nin Bush yönetiminin Irak’a savaş açma kararını reddi, ardından Genel Sekreter Kofi Annan’ın ABD seçimleri kampanyası sırasında Irak Savaş’ını “meşru” saymaması ve BM yetkililerinin yolsuzluk ve seks skandallarıyla suçlanmaları, ikili ilişkileri gittikçe geren nedenlerdir. Keza, liderler arasındaki güven bunalımı da ilişkilerin seyrini olumsuz etkilemektedir. Kofi Annan’ın adının son dönemlerde skandallarla anılması ile şahin yeni muhafazakar politikalarıyla tanınan ABD Dışişleri Bakanlığı eski mensubu John Bolton’un Bush tarafından BM temsilciliği için ısrarla önerilmesi gerginliği gittikçe arttırmaktadır.

İkili ilişkilerin tarihi

Soğuk Savaş döneminde iyi başlayan ABD-BM ilişkileri ABD eski Başkanı Ronald Reagan’la birlikte belirgin bir değişime uğramıştır. O zamana kadar ABD’nin BM içinde “kurucu” ve “lider” konumundan dolayı gelişen ilişkiler gerileme sürecine girmiş, ABD’den BM’ye karşı açık bir tavır alınmaya başlanmıştır. Reagan yönetiminin daha çok üçüncü dünyayla ilgili endişelerinden kaynaklanan ve sembolik olmaktan öteye gitmeyen BM karşıtlığı, ABD’nin UNESCO’dan ayrılma tehdidi çağrılarıyla pekişmiştir.

1990’larda ise, BM’ye karşı duyulan antipatinin ABD’nin küresel ekonomik çıkarlarıyla ilintilendirildiği, bu bağlamda Beyaz Saray yönetiminin BM’nin Uluslarötesi Şirketler Merkezi’ni kapattırdığı görülmektedir. Ne var ki, bu düşmanca tavır Baba Bush’un Körfez Savaşı için BM’yi ana eksen seçmesiyle kısa bir süreliğine ortadan kalkmıştır. O süreçte, Baba Bush’un saldırganlıkla mücadelede BM Güvenlik Konseyi’nin kollektif güvenlik mekanizmalarına dayalı “yeni bir dünya düzeni” oluşturma çağrıları dünyada şaşkınlık yaratmıştır. Lakin, bu çağrı sözden öteye gidememiştir. Körfez Savaşı biter bitmez ABD yönetiminin bu tarz “küresel bir sorumluluk” almak istemediği gözlenmiş, “yeni dünya düzeni” rafa kaldırılmıştır.

Bill Clinton’un 1992’deki başkanlık kampanyasında ise, özellikle Balkanlar ve Orta ve Doğu Afrika gibi bölgelerdeki insani krizlerde, BM’nin başat rol oynayacağı belirtilmiştir. Ne var ki, 1993’te Somali’de, 1994’te Ruanda’daki pasif ve aynı zamanda BM’yi bir “günah keçisi” olarak suçlayan politikaların doğurduğu başarısız deneyimler, Soğuk Savaş sonrası BM’nin ve ikili ilişkilerin gerileyişine ivme kazandırmıştır. BM’nin Bosna konusundaki rolüne “kayıtsız” bir şekilde destek veren Clinton yönetimi, Irak’ta kendi denetçilerini espiyonaj faaliyetleri için kullanarak BM’nin denetleme sürecine zarar vermiştir. Ayrıca, örgütün kuruluşunun 50. yıldönümünde, “küçülmeye” gidilmesi ve “az kaynakla çok şey yapılması” gibi çağrıların yanı sıra 1999’da Kosova ve Sırbistan’daki insani müdahalelerde BM’den ziyade NATO’nun işlevsel gerekliliğinin vurgulanması, Clinton yönetiminin BM’yle ilişkilerini doğru bir düzleme oturtamadığını gözler önüne sermiştir.

2000 yılındaki seçimle göreve gelen Bush yönetimi ise, sicili kabarık ikili ilişkilerin tarihinde hiç olmadığı kadar geriye gitmesine ve Kongre içinde BM karşıtı diplomasinin neredeyse kökleşmesine neden olmuştur. Beyaz Saray’a hakim olan görüş, ABD gücü ve kaynaklarının sadece ulusal stratejik çıkarların hizmetinde olduğu anlayışıdır. Yeni muhafazakar ideolojinin şekillendirdiği bu görüş; verili uluslararası hukuk ve ilkelerin bir önceki döneme (Soğuk Savaş dönemine) ait olduğunu ve bugün geçerliliğini yitirdiğini benimsemektedir. Buna göre, dünya yeni bir döneme girmiştir ve yeni dönemin kendine özgü hukuku ve kurumları henüz oluşmamıştır. Bunları oluşturmak bir güce bağlıdır. Bunların ışığında ABD, gücüyle orantılı küresel hakimiyetini kurmak ve çıkarlarını gözetmek için her yolu deneyecek, BM dahil tüm uluslararası mekanizmaları, gerektiğinde, atlayacak ve yeni bir dünya düzeni oluşturacaktır.

BM reformu tartışmaları

ABD ile BM arasındaki ilişkiler kompleks olmakla beraber, çekişmeler ve karmaşıklıklar silsilesi ilişkilerin vahametini ortaya koymaktadır. İkili arasındaki gerilim hatlarından biri BM reformları ve özellikle BM Güvenlik Konseyi’nin genişletilmesi projesidir. ABD ile BM’nin farklı önceliklere vurgu yapması dikkat çekicidir. Zira, Güvenlik Konseyi’nin genişletilmesi projesine BM çok sıcak bakarken, ABD için bu proje arka planda kalmaktadır. Her ne kadar Bush yönetimi BM reformu konusunu ikinci dönem dış politikasında ön sıralara koymuş olsa ve bu amaca ulaşmada henüz Senato’nun onayını alamamış yeni-muhafazakar John Bolton’u ABD’nin BM temsilcisi olarak seçmişse de, BM konusunda henüz çok da açık bir pozisyon almış değildir. Ancak, yönetimin Güvenlik Konseyi’ni genişletmekten öte BM’den uygulamasını istediği beş spesifik reform bulunmaktadır. Bunların bazıları Annan’ın reform önerileriyle örtüşürken, bazıları da tezatlık yaratmaktadır:

·        İnsan hakları ihlalleri sicili kabarık olan ülkelerin üye olmaları ve başkanlık yapmalarından dolayı, İnsan Hakları Komisyonu’nu dağıtmak (veya daraltmak), böylece insan hakları ihlallerini defalarca yapan ülkelerin söz hakkını kısıtlamak.

·        Demokrasi fonu ve girişimlerini desteklemek.

·        BM bürokrasisini yürüten Sekreterya’yı daha sorumlu ve saydam hale getirmek için bütçede, işletme ile ilgili ve idari süreçlerde değişikliğe gitmek.

·        Kriz ülkelerinin onarılmasında ve sivil kurumların oluşturulmasında “ara bulucu” bir komisyon kurmak.

·        Uluslararası teröre karşı kapsamlı bir konvansiyon benimsemek.

Bu reformların dışında, ABD Kongresi nezdinde başta BM yetkilileri olmak üzere birçok çevreden geniş tepki toplayan bir gelişme yaşanmıştır. Kongre’de “Hyde tasarısı” olarak anılan reform önerisi, şu anki “BM reformu” tartışmalarında önemli bir yer işgal etmektedir. Cumhuriyetçi Henry J. Hyde’ın Kongre’ye sunduğu tasarı, BM’nin yaklaşık 39 spesifik konuda reform çabalarını arttırmadığı takdirde örgüte ayrılan fonların yarı yarıya (yaklaşık 200 milyon Dolar) kesilmesini öngörmektedir. Hyde’ın raporuna göre; BM içindeki bazı programlara aktarılan paranın, örgüte üye tüm ülkelerden değil, yalnızca gönüllü ülkelerden alınması düşünülmektedir. Söz konusu öneri sisteme yıkıcı bir esneklik getirebilmekte, ABD’nin kimi sorumluluklarından kaçmasına olanak sağlamaktadır.

BM’nin insan hakları organlarının sadece tek bir ülkeye yönelik “sürekli bir gündem” oluşturmasına yasak getirilmesinin öngörülmesi de ABD’nin İsrail’i kayırıcı tutumuna ayna tutmaktadır. Bu tasarıyla birlikte ABD’nin, imzalamadığı anlaşmaları kapsayan “anlaşma denetleyici organlara” fon ayırmasının da önüne geçilmek istenerek, “BM için gereksiz yere” para sarfedilmesinin sakıncası vurgulanmaktadır. Böylelikle, ABD’den BM’ye aktarılan destek fonu azaltılmak istenmektedir. Cumhuriyetçiler’in Kongre’deki bu atağına rağmen Beyaz Saray, “halkla ilişkiler”deki zayıflıklarını gidermek adına “ince bir ayar” yaparak “hassas dengeleri” korumaya çalışmaktadır. Beyaz Saray tasarıya olumlu bakmamaktadır. Zira, “Hyde reformu” tasarısının Beyaz Saray tarafından onaylanması uzak ihtimal dahi olsa böyle bir durumun getireceği sonuçlar pek de iç açıcı değildir. Böyle bir durum, ABD’nin desteğe ve müttefik ülkelere ihtiyacı olduğu bir anda izolasyonunu daha da arttırarak Annan’ın reform önerilerinin uygulanmasını sekteye uğratacaktır. Buna rağmen, BM reformu süreci, Beyaz Saray yönetiminin pasif ve yıkıcı tutumundan her halükarda nasibini alacaktır.

Güvenlik Konseyi’nin genişletilmesi

BM Güvenlik Konseyi’nin genişletilmesi reformu ise, uzun süreden beri BM’nin gündemine oturmuştur. ABD, BM Güvenlik Konseyi’nin genişletilmesi çağrılarına ihtiyatla yaklaşırken BM’den kendi istekleri doğrultusunda değişiklikler ve yenilikler yapmasını istemektedir. Bu tavrındaki (sözde) başlıca etkenler; Konsey’in etkinliğinin sekteye uğratılacağına dair inanç ile Konsey’deki coğrafi dengenin korunmasına yönelik “hassasiyet”tir. Bu anlamda ABD, veto hakkı bulunan üyeliklerin de, geçici üyeliklerin de sayısının iki veya üç arttırılmasına onay vermektedir. ABD, bu konuda Japonya’nın üyeliğini desteklerken Hindistan, Almanya ve Brezilya’nın üyeliği konusunda genel anlamıyla olumsuz bir tavır sergilemektedir. ABD’den gelen asıl vurucu darbe ise; Japonya’dan sonra ikinci daimi üyeliğe, gelişmekte olan bir ülkenin getirilmesini istemesidir. Böylece, Almanya, Brezilya ve Hindistan, güçleriyle orantılı haklarını elde edemeyeceklerdir. ABD, bu reform önerisini Güvenlik Konseyi’nin işlevselliğini yitirmemesini sağlamak adına yaptığını söylerken, reform tartışmalarına da “yıkıcı” bir üslupla yaklaştığını göstermektedir. Bu düşüncesiyle de, reformların asıl yapılma nedeni sayılan bugünkü dünya güçler dengesinin gerçek anlamıyla yansıtılması hedefine yönelik herhangi bir katkı sağlamamaktadır.

Görüldüğü üzere, BM’ye yılda yaklaşık 3 milyar Dolar katkı sağlayan ABD tek taraflı politikalarıyla, BM nezdinde isteklerini empoze etme amacındadır. Ancak, ABD’nin BM’yi reddederek başkalarının güçlerini zayıflatması diğer ülkeleri ABD’ye karşı ekonomik ve askeri anlamda üstünlük arama çabasına yöneltmektedir. İlişkilerin seyrinde liderlerin politikaları ve devletlerin niyeti önemli rol oynamaktadır. Dünyayı şekillendiren liderler uzlaşmaya gitmedikçe ABD-BM sürtüşmesinin giderek artması kaçınılmaz olacaktır.

ÖZEL BÜRO

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !